Cemaatin Maslahatı
Hamd, âlemleri terbiye eden, kudretiyle donatan, rahmeti ile kuşatan âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Nebisi ve Resulü Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) olsun. Ashabına ve ehline selâm olsun, rahmet olsun, Allah (azze ve celle) onlardan razı olsun.
Her dönemde Allah’ın (azze ve celle) birliğine çağıran peygamberler gönderilmiştir. Onlar, insanları yalnızca Allah’a ibadete davet etmiş ve şirkin her türünü ortadan kaldırmak için mücadele etmişlerdir. Kur’an’ın ifadesiyle bu hakikat açıktır: “Andolsun ki, her ümmete ‘Allah’a ibadet edin ve tağuttan sakının’ diye peygamber gönderdik.” (Nahl 36)
Böylece peygamberler, yeryüzünde Allah’ın kelamını taşıyan ve O’nun hükmünü tebliğ eden elçiler olmuşlardır. Her biri Allah’ın (azze ve celle) kendilerine takdir ettiği şeriatı icra etmiş, bu süreçte farklı metotlar kullanmıştır. Davetlerine rahmet ile başlamış, insanlara mühlet tanımış ve hakikati sabırla inşa etmişlerdir.
Günümüzde ise Allah’a çağırmak ve dini hizmet alanı geniş bir faaliyet sahasına dönüşmüştür. Bu çağrıya icabet eden bireyler, topluluklar, cemaatler ve yapılar ortaya çıkmıştır. Her biri aynı hedefe yönelmiş, Allah’ın dinine hizmet etmeyi gaye edinmiştir.
Bu yapılar zamanla kendi sınırlarını, ilkelerini ve yöntemlerini oluşturmuştur. Yapıyı korumak için çekilen çile kıymetli görülmüş, hedefe giden yollar çoğu zaman meşru kabul edilmiştir.
Bu anlayış, “cemaatin maslahatı” kavramı etrafında şekillenmeye başlamıştır. Cemaatin maslahatı, bireysel çabaların önüne geçen bir ölçüye dönüşmüş; kurumun hizmetleri şahısların gayretlerinden daha üstün görülmüştür. Hatta zamanla bireyin geri planda kalması ve yapının içinde erimesi doğal bir süreç olarak kabul edilmiştir.
Bu noktada bir denge hatırlatması vardır. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu değiştirsin…” (Müslim) Bu emir, bireyin sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmaz; aksine hakikatin şahıslar üzerinden de taşınması gerektiğini hatırlatır.
Bununla birlikte büyük yapılar, bireyin tek başına ulaşamayacağı etki alanlarına sahiptir. Şahıslar fânidir, fakat dava bakidir. Bu nedenle yapının devamlılığı önemli bir realitedir.
Evet, buraya kadar söylenenler doğrudur.
Fakat tam da bu noktada ince bir kırılma başlar. Hak ile bâtılın birbirine karıştığı, niyet ile neticenin yer değiştirdiği bir eşik ortaya çıkar.
Maslahat vardır, cemaat vardır, hedef vardır. Fakat bunların tamamı hakikatin hizmetkârıdır. Hakikatin yerine geçen her şey, adı ne olursa olsun yön değiştirir.
Kur’an bu dengeyi açık bir şekilde koyar: “Hakkı bâtıl ile karıştırmayın ve hakkı gizlemeyin.” (Bakara 42) Maslahatın hakikatin önüne geçtiği her yerde bu uyarı yeniden anlam kazanır.
Maslahat, hakikate hizmet ettiği sürece değerlidir. Ancak hakikati şekillendirmeye başladığı anda sınır aşılmış olur. Açık bir yanlış karşısında “zarar görmeyelim” diyerek susmak, bu kırılmanın en belirgin göstergesidir.
Hata görülür, fakat dillendirilmez. “Birlik zarar görmesin” denir. Böylece mesele birlik olmaktan çıkar, gerçeğin üzerini örtme aracına dönüşür. Zamanla suskunluk bir strateji hâline gelir.
Yanlış bir uygulama “fitne çıkmasın” gerekçesiyle eleştirilmez. Oysa Kur’an, hakikati gizleyenleri ağır bir şekilde uyarır: “Hakkı gizleyenler… Allah onlara lanet eder.” (Bakara 159) Böylece hakikat konuşulmaz, korunması gereken değerler sessizlik içinde aşınır.
Bu aşamada maslahat, dinin dili olmaktan çıkar; güç kaygısının ve yapı refleksinin dili hâline gelir. Açık bir tavır alınması gereken yerde “şartlar uygun değil” denir ve hak geri plana itilir.
Burada daha sessiz ve etkili bir söylem devreye girer: “Şimdi zamanı değil.” Bu söz ilk bakışta hikmet gibi görünür. Fakat çoğu zaman hakikatin ertelenmesi için bir sığınağa dönüşür. Oysa Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hakikatin ertelenmesine karşı net bir ölçü koyar: “Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın yanında hak sözü söylemektir.” (Tirmizi)
Bu ölçü, hakikatin zaman bekleyen bir söz olmadığını gösterir. Hak, zamanı belirleyen bir ölçüdür; zamana göre ertelenen bir fikir değildir.
Zamanla ertelenen hak, alışkanlık hâline gelir. Bugün ertelenen, yarın da ertelenir. Böylece hak, hiçbir zaman “uygun vakit” bulamaz.
Put dediğimiz şey yalnızca taşlardan ibaret değildir. Dokunulmaz kabul edilen her yapı, sorgulanamaz görülen her otorite ve eleştirilemez hâle getirilen her sistem zamanla putlaşır.
Ve en tehlikelisi şudur: Bu putların adı çoğu zaman “hizmet”, “dava” veya “maslahat” olur.
Burada ince bir ayrım vardır: Dava için çalışmak ile davayı araç hâline getirmek aynı değildir. Cemaati korumak ile cemaati mutlaklaştırmak aynı değildir. Maslahatı gözetmek ile maslahatı hüküm koyucu hâline getirmek aynı değildir.
Bu ayrım kaybolduğunda, hak ile batıl arasındaki çizgi de kaybolur.
Hak, kişilere göre eğilip bükülmez. Hak, yapılara göre şekil almaz. Hak, şartlara göre ertelenmez.
Hak; Allah’ın (azze ve celle) koyduğu değişmez ölçüdür. O ölçü sabit kaldığında her şey yerli yerindedir.
Bu nedenle yapılması gereken açıktır: Maslahatı yerine koymak, cemaati yerine koymak, şahsı yerine koymak ve en önemlisi hakikati yeniden merkeze almak. Çünkü hak merkezde olduğunda her şey yerli yerindedir. Maslahat merkeze alındığında ise her şey yavaş yavaş yerinden kayar.
Son söz olarak; hakikatin kaybolmadığı, ölçünün bulanıklaşmadığı, maslahatin hakikatin önüne geçmediği bir istikamet nasip etmesi için Allah’a (azze ve celle) yöneliriz. Kalpleri hakka sabit kılması, dili doğruya kilitlemesi ve bizi hevânın, korkunun ve dünyaya ait hesapların gölgesinden uzak tutması için O’na dua ederiz.
Rabbimizden niyazımız; hakkı hak olarak görüp ona ittiba etmeyi, bâtılı bâtıl olarak görüp ondan uzak durmayı nasip etmesidir.
Ve son duamız şudur:
Allah’ım, bizi hakikatin yanında sabit kıl, hakikati söylemekten alıkoyan her korkudan ve her vehimden muhafaza eyle. Âmin.
Yorum Gönder