Din mi Yoksa Din Adamları mı?
Vahyin Yerini Şahıslar Aldığında
İnsanlık tarihi boyunca hak ile bâtıl arasındaki mücadele yalnızca inançlar üzerinden yaşanmamıştır. Aynı zamanda otoritenin kaynağı konusunda da büyük bir mücadele verilmiştir. İnsanlar Allah'ın (azze ve celle) indirdiği hükümleri mi esas alacaklardır, yoksa kendileri gibi birer beşer olan insanların sözlerini mi mutlaklaştıracaklardır? Bu soru, peygamberlerin gönderildiği ilk günden bugüne kadar güncelliğini korumuştur.
Bir toplumun dine bağlı olması ile din adamlarına bağlı olması aynı şey değildir. İlkinde ölçü vahiydir; ikincisinde ise şahıslar. İlkinde insanlar Allah'ın (azze ve celle) kitabını ve Resûlünün sünnetini merkeze alırlar; ikincisinde ise dini şahsiyetlerin sözleri sorgulanamaz bir konuma yükseltilir. Tarih boyunca birçok sapmanın temelinde de bu ayrımın kaybedilmesi yatmaktadır.
Bugün birçok insanın zihninde dine karşı oluşan öfke ve kırgınlığın temel sebeplerinden biri de budur. Bir din adamının hatası dine, bir cemaat liderinin kusuru İslam'a, bir hocanın yanlışlığı ise Kur'an'a mal edilmektedir. Oysa din ile din adına konuşan kişileri birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü din ilahidir, insanlar ise hata yapabilirler. Din kusursuzdur, insanlar ise eksikliklerle yaratılmıştır.
Kur'an'a baktığımızda Allah'ın (azze ve celle) insanları sürekli olarak delile çağırdığını görürüz. Körü körüne bağlılığı reddeder, ataları taklit etmeyi eleştirir ve hakikatin kaynağını vahiy olarak gösterir. Bunun sebebi, insanın zamanla şahısları hakikatin önüne geçirme eğilimidir. İnsanlar çoğu zaman düşünmenin yükünden kurtulmak için bir otorite ararlar. Böylece sorgulama sorumluluğunu başkalarına devrederler. Sonunda hakikat araştırıcısı olmaktan çıkar, taraftar haline gelirler.
İslam'ın getirdiği en büyük inkılaplardan biri, insan ile Allah (azze ve celle) arasına yerleştirilen sahte otoriteleri yıkmasıdır. İnsanları kullara kulluktan kurtarıp yalnızca Allah'a kulluğa davet etmesidir. Bu sebeple İslam'da hiçbir insan masum kabul edilmemiş, hiçbir âlim vahyin seviyesine çıkarılmamış ve hiçbir din adamına günah bağışlama veya mutlak hüküm koyma yetkisi verilmemiştir. Çünkü mutlak otorite yalnızca Allah'a (azze ve celle) aittir.
Hahamlar ve Rahipler Nasıl Rab Edinildi?
Kur'an-ı Kerim'de Tevbe Suresi 31. dikkat çekici bir ayet: "Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini rabler edindiler..."
Bu ifade ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Çünkü Yahudiler ve Hristiyanlar hahamlarına veya rahiplerine secde etmiyorlardı. Onlara ilah diye dua etmiyorlardı. Buna rağmen Allah (azze ve celle), onların din adamlarını rab edinmelerinden söz etmektedir.
Bu ayetin açıklaması Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) hadislerinde bulunmaktadır. Adiyy b. Hatim (radıyallahu anh), bu ayeti duyduğunda Yahudilerin ve Hristiyanların din adamlarına ibadet etmediklerini söylemiştir. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onların helali haram, haramı da helal kıldıklarını; insanların ise buna uyduklarını ifade etmiş ve işte bunun onları rab edinmek olduğunu açıklamıştır.
Burada son derece önemli bir ilke ortaya çıkmaktadır. Bir insanı rab edinmek yalnızca ona secde etmekten ibaret değildir. Allah'ın (azze ve celle) hükmünün önüne onun hükmünü geçirmek de bir çeşit rab edinmedir. Allah'ın haram kıldığını meşrulaştıran, Allah'ın helal kıldığını yasaklayan bir otoriteyi sorgusuz kabul etmek de aynı tehlikenin farklı bir biçimidir.
Yahudiler ve Hristiyanlar başlangıçta kutsal metinlere sahiptiler. Fakat zamanla din adamları yorum makamından hüküm makamına yükseltildi. İnsanlar vahye değil, vahyin yorumcularına bağlanmaya başladılar. Din adamlarının sözleri neredeyse tartışılamaz hale geldi. Böylece Allah'ın (azze ve celle) indirdiği din ile insanların oluşturduğu dini anlayış iç içe geçti.
Bu durum yalnızca geçmiş ümmetlere ait bir problem değildir. Kur'an kıssaları tarih kitabı olsun diye anlatılmamıştır. Onlar her çağın insanına hitap eden uyarılardır. Eğer bir Müslüman toplumda da insanlar hakikati delilden önce şahıslarla ölçmeye başlarlarsa, benzer bir tehlike ortaya çıkacaktır. Çünkü sorun isimlerde değil, zihniyettedir.
Bir âlime saygı duymak başka şeydir, onu sorgulanamaz görmek başka şeydir. Bir hocadan istifade etmek başka şeydir, onun her sözünü vahiy gibi kabul etmek başka şeydir. Bir cemaat büyüğünü sevmek başka şeydir, onu hata yapmaz görmek başka şeydir. Kur'an'ın eleştirdiği husus da tam olarak budur.
"Bütün bunların temelinde çoğu zaman taassup bulunmaktadır. Taassup, kişinin hakikati mensup olduğu kişi, grup veya cemaat üzerinden değerlendirmesidir. Böyle bir durumda insan artık delile bakmaz; delilin kimin tarafından söylendiğine bakar. Eğer söz kendi grubundan geliyorsa kabul eder, başka birinden geliyorsa reddeder. Böylece hakikat ölçü olmaktan çıkar, aidiyet ölçü haline gelir.
Kur'an'ın müşrikleri eleştirirken sıkça vurguladığı hususlardan biri de budur. Onlar birçok zaman inandıkları şeylerin doğruluğunu ispat etmeye çalışmamış, atalarının yoluna bağlı kalmayı yeterli görmüşlerdir. Allah (azze ve celle) şöyle buyurmaktadır:
"Onlara, Allah'ın indirdiğine uyun denildiğinde, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' derler." (Bakara, 170)
Taassup yalnızca cahiliye toplumlarının hastalığı değildir. Aynı hastalık Müslümanların içine de girebilir. Bir şeyhin, hocanın, cemaat liderinin veya mezhep mensubunun sözünü, Kur'an ve sünnetin önüne geçirmek; hatalarını savunmak için delilleri zorlamak; hakikati şahıslara feda etmek taassubun en belirgin göstergeleridir. Oysa müminin şiarı şahıslara değil, hakikate bağlılıktır. Hak kimden gelirse gelsin kabul edilir; yanlış kimden gelirse gelsin reddedilir."
Dinin Temsilcileri ve Dinin Kendisi
Tarih boyunca birçok insan, din adına konuşan kişilerin yanlışlarından dolayı dinden uzaklaşmıştır. Bu durum özellikle modern çağda daha görünür hale gelmiştir. Bir hocanın ahlaki zaafı ortaya çıktığında, bir cemaat liderinin menfaat ilişkileri gündeme geldiğinde veya bir din görevlisinin yanlışları duyulduğunda bazı insanlar doğrudan İslam'ı suçlamaktadır.
Oysa bu yaklaşım adil değildir. Bir doktorun hatası tıp ilmini geçersiz kılmadığı gibi, bir öğretmenin kusuru eğitimi anlamsız hale getirmediği gibi, bir din adamının hatası da İslam'ın yanlış olduğunu göstermez. Burada yapılması gereken şey, ilke ile uygulayıcıyı birbirinden ayırabilmektir.
Kur'an'ın birçok yerinde peygamberlerin bile insan oldukları vurgulanmaktadır. Çünkü İslam, insanların kutsallaştırılmasına kapı açmak istemez. Peygamberler dahi Allah'ın (azze ve celle) kendilerine bildirdiği vahye tabi olmuşlardır. Böyle bir dinde herhangi bir âlimin, şeyhin, davetçinin veya liderin mutlak otorite olarak görülmesi mümkün değildir.
Ne var ki insanlar çoğu zaman zor olanı değil kolay olanı tercih ederler. Delil araştırmak emek ister. Okumak, öğrenmek ve düşünmek çaba gerektirir. Bunun yerine bir şahsın arkasına sığınmak daha kolay gelir. Böylece kişi zamanla Kur'an'ın ne dediğini değil, bağlı olduğu grubun ne dediğini önemsemeye başlar. Hakikat arayışı yerini aidiyet duygusuna bırakır.
Bu noktada din adamlarının da büyük bir sorumluluğu bulunmaktadır. Gerçek âlimler insanları kendilerine çağırmazlar; Allah'a (azze ve celle) çağırırlar. Kendilerini merkeze koymazlar; vahyi merkeze koyarlar. Taklitçi nesiller yetiştirmek yerine bilinçli Müslümanlar yetiştirmeye çalışırlar. Çünkü bilirler ki insanlar şahıslara bağlandıklarında şahıslarla birlikte yıkılırlar; fakat vahye bağlandıklarında ayakta kalırlar.
İslam ilim geleneğinde büyük âlimlerin kendi görüşlerinin delille karşılaştırılmasını istemeleri tesadüf değildir. Onlar insanların kendilerini değil, hakikati takip etmelerini arzu etmişlerdir. Bu sebeple İslam medeniyetinin en güçlü dönemlerinde şahıs kültü değil, ilim kültürü gelişmiştir.
"Hak, adamlarla bilinmez bilakis adamlar hak ile bilinir."
Her Çağın Bel'amları ve Müminin Ölçüsü
Kur'an'da anlatılan Bel'am kıssası, ilmin tek başına insanı kurtarmaya yetmeyeceğini gösteren önemli örneklerden biridir. Kendisine bilgi verilmiş olmasına rağmen hakikate bağlı kalmamış, bilgiyi Allah'ın (azze ve celle) rızası yerine başka amaçlar için kullanmıştır. Böylece ilim, onu yükseltmek yerine düşüşünün sebebi haline gelmiştir.
Bu kıssa bize önemli bir gerçeği öğretmektedir: Sorun bazen bilgisizlik değildir. Sorun, bilginin ne için kullanıldığıdır. Bir insan çok şey biliyor olabilir. Büyük kalabalıklara hitap edebilir. İnsanları etkileyebilir. Fakat bütün bunlar onun Allah (azze ve celle) katında değerli olduğunu göstermeye yetmez. Çünkü ölçü bilgi miktarı değil, hakka bağlılıktır.
Her çağın Bel'amları vardır. Dini bilgiye sahip olduğu halde onu makam için kullananlar, nüfuz elde etmek için kullananlar, insanları kendilerine bağlamak için kullananlar her dönemde bulunmuştur. Ancak bu kişiler İslam'ı temsil etmezler. Onlar kendi tercihlerinin temsilcisidirler. Bu nedenle onların yanlışları dine yüklenemez.
Müminin görevi ise şahıslara körü körüne bağlanmak değildir. Mümin sever, saygı duyar, istifade eder; fakat ölçüsünü kaybetmez. Delili şahıslara göre değerlendirmez, şahısları delile göre değerlendirir. Bir sözün doğruluğunu söyleyen kişinin makamıyla değil, Kur'an ve sünnete uygunluğuyla ölçer.
Bugün Müslümanların yeniden hatırlaması gereken husus budur. Kurtuluşumuz herhangi bir şahsın etrafında birleşmekte değil, Allah'ın (azze ve celle) kitabı ve Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti etrafında birleşmektedir. İnsanlar gelir ve gider. Âlimler yaşar ve vefat eder. Cemaatler kurulur ve dağılır. Fakat vahiy baki kalır.
Bu sebeple sorulması gereken asıl soru şudur: Biz dine mi bağlıyız, yoksa din adına konuşan kişilere mi? Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen şey, bu soruya verdiği cevaptır. Şayet merkezde Allah'ın (azze ve celle) vahyi bulunursa insanlar hatalarından dönebilir, yanlışlarını düzeltebilir ve hakikate yeniden yönelebilirler. Fakat merkezde şahıslar bulunursa hakikat zamanla taraftarlığın gölgesinde kaybolur.
İslam'ın çağrısı açıktır: Kullara kulluk etmeyin. İnsanları ölçü kabul etmeyin. Hakikati şahısların peşinden sürüklemeyin. Allah'ın (azze ve celle) indirdiği dine sarılın. Çünkü kurtuluş, din adamlarında değil; Allah'ın (azze ve celle) hidayetindedir.
Ve sizi şöyle bir gerçekle başbaşa bırakmak istiyorum;
Caddede bir resmi geçit vardı ve bunu seyreden kalabalığın arasından birisinin şöyle bağırdığı duyuldu: 'Akılsızlar dikkat edin, yanlış yolda yürüyorsunuz. Bu cadde bir yere gitmiyor, çıkmazdır.' Yürüyüşçüler durdu... telaşlandı... 'Fakat bu nasıl olur?' diye düşündüler; hepsi birlikte ön taraflara baktı, uzun boylu, gururlu ve yakışıklı liderleri ilerlemekteydi.
'Doğru yolda gidiyor olmalı' diye düşündüler, çünkü bakın ne kadar da iyi yürüyor! Bakın ne kadar uzun görünüyor! Evet, kesinlikle doğru yolda gidiyor!' ...ve yürümeye devam ettiler.
Yakışıklı lider durakladı... telaşlandı... 'Fakat bu nasıl olur diye düşündü ve arkaya bir göz attı.
'Doğru yolda gidiyor olmalıyım' diye düşündü, çünkü bakın beni kaç kişi takip ediyor. O evet, kesinlikle doğru yolda gidiyorum'....ve yürüyüşe devam etti.
Alınacak ders nedir? Kendimize bir lider seçmekle ve onu izlemekle beraber onu her zaman gözlemeli, düşünmeli ve değerlendirmeliyiz. Bizim doğruyu işleme sorumluluğumuz, bizzat Allah'ın huzuruna çıkacağımız Kıyamet Günü'ne kadar devam edecektir.
.png)
Yorum Gönder